Prof. Dr. Murat YAYLA
Menü
İstatistikler
Bugün : 4844
Toplam : 5658318
Ip No : 54.226.253.34
Online :
Takvim
<< Şubat - 2018 >>
Pt Sa Ça Pe Cu Ct Pz
1 2 3 4
5 6 7 8 9 10 11
12 13 14 15 16 17 18
19 20 21 22 23 24 25
26 27 28
Hesaplamalar
Hesaplama Türü
11-14 Hafta Testleri
Ayrıntılı Tarama Zamanı
3'lü, 4'lü Test Zamanı
Şeker Taraması
Doğum Günü
Son Adet Tarihiniz
Sonuç
Dikkat:
Bilgisayarınız bugünün tarihini
olarak gösteriyor. Hesaplayıcı tarama zamanınızı bu tarihe göre hesaplanacaktır.
Gebelikte Cilt ve Saç Bakımı

Gebelikte Oluşan Cilt Değişimleri

Expanscience Laboratuarları
 

Güzelsiniz, hem de çok özel bir nedenden dolayı..Dokuz aydan uzun bir süre boyunca pek çok değişik olayla karşılaşacaksınız. Örneğin cildiniz, dokuların gerilmesi ile birlikte sadece hamilelik döneminde görülen hormonal bir değişimden etkilenecek, aynı sizin gibi biraz daha duyarlı, daha kırılgan olacak. Hamileliğinizle ilgili sadece güzel anılara sahip olabilmek için yalnızca şu anda yaşadığınız fiziksel değişikliklerle uğraşmayacak, aynı zamanda yakın gelecekte yaşayacağınız değişikliklere de hazırlanmak durumunda kalacaksınız.

Sadece hamilelik döneminde yaşayacağınız bu cilt değişimlerinin güzelliğinizi bozmasına izin vermeden bu dönemi sadece keyifli anılarla geçirebilirsiniz. Bu dönemdeki cilt değişimlerinin, ne sebeple oluştuğunu öğrenerek, cildinizin sağlığını, kalitesini, güzelliğini korumak için önlem alabilirsiniz.

Cilt çatlakları

Hamileliğin ilk aylarından itibaren, tüm kadınların korkulu rüyası olan ve önlem alındığı takdirde engellenebilen, hatta oluşmuş olsa bile geriletilebilen cilt çatlakları önemli sorunlardan biridir. Cilt çatlakları; mor-kırmızı renkten beyaza dönüşen çatlak izleridir, hamilelerin yarısından fazlasında görülür.

Hamilelik sırasında hormonların etkisinde kalan ve gerilen dokularda cildin yapısını ve esnekliğini sağlayan kollajen ve elastin lifler iyice gerilir ve koparlar. Bu nedenle daha ince ve düzensiz yapıdaki yeni liflerin oluşumuyla telafi edilirler. Aynı zamanda bu liflerin üzerindeki deri de daha incedir. Sonuç olarak ciltte bir yara izi niteliğinde, gözle görülür izler kaçınılmaz olarak ortaya çıkar.

Vücut ağırlığındaki artış nedeniyle cildin sıkılığındaki değişim, yani mekanik faktör de etkilidir, ancak asıl sorumlu hormonal değişimdir. Bununla birlikte gebenin hamilelik öncesindeki kilosu, kolajen kalitesi ve genetik faktörler de ayrıca rol oynamaktadır, cilt çatlakları çoğunlukla genç kadınlarda oluşmaktadır. Çatlak önleyici cilt bakımına hamileliğin birinci ayından itibaren başlanmalıdır. Ne kadar erken başlanırsa çatlakların önlenmesindeki başarı o kadar yüksek olacaktır. Cilt bakım ürünü ne kadar düzenli aralıklarla uygulanırsa etkinliği o kadar yüksek olacaktır. Cilt bakım ürününün kullanımına doğum sonrasında da devam edilmelidir. Tüm yara izleri gibi karın çatlakları da güneşe maruz kalmamalıdır. 

Göğüslerde Hassasiyet ve Deformasyon

Hamileliğin başlangıcından itibaren göğüs deriniz hacimce artıştan kaynaklanan bir gerilmeye maruz kalır. Bununla beraber hamileliğin ilk işareti göğüslerde bir gerginlik hissi, hatta acıdır, mavi bir toplardamar ağı gözle görülür hale gelir. Göğüsler kas dokuna sahip değildirler, bu nedenle durumları tamamen derinin gerginliğine bağlıdır.

Kadınlık hormonları süt bezlerinin hacminde bir artışa neden olur ve bu da gerginlik hissi yaratır. Doğumdan sonra hormonlar normale döner ve göğüslerin hacminde bir küçülme söz konusu olur. Bu hacim değişiklikleri cildi zayıflatır, esnekliğini kaybetmesine, gevşemesine yol açar. Bu nedenle göğüs derinizin gevşemesine engel olmak için hamileliğin başlangıcından emzirme döneminin sonuna dek göğüslerinizin bakımına özen göstermeniz gerekir.

Esnekliği korumak için göğüslerinize her gün dışarıdan içeriye doğru dairesel hareketlerle masaj yapmanızda yarar vardır. Göğüslerinizi destekleyen kasları çalıştırmak ve hassasiyetlerini azaltacak, gerginliği giderecek, elastikiyet kaybını engelleyecek uygun bakım ürünleri kullanmak, gebeliğin bu önemli sorununu kolayca çözmenizi sağlayacaktır. 

Bacaklarda Ağırlık Hissi ve Ağrı

Hamileliğin ilerleyen dönemlerinde bacaklardaki toplardamarlar ve lenfler gerektiği biçimde çalışmazlar. Isınmanın da artırdığı bu ağırlaşma hissi ile birlikte genelde cildin yoğun bir biçimde kuruduğu görülür.

Hamileliğin ilk 3 ayından itibaren hormonal değişiklikler nedeniyle damarların esnekliği azalır ve kan akışında düzensizlikler meydana gelir. Bacaklarda bulunan damarlardan kalbe doğru olan kan akışı zorlaşır. Hamileliğin ikinci ve üçüncü üç aylık dönemlerinde vücut ağırlığında ve rahim hacmindeki artış, kalbe doğru olan kan akışını geciktirir.

Hamileliğe özgü bu durumu engellemek için, her gün uygun bir ayakkabı ile yarım saat yürüyüş yapabilirsiniz. Ayaklarınızı rahatlatacak, ağrınızı dindirecek uygun bir bakım ürünü ile ayaklarınıza canlandırıcı bir masaj uygulaması ve bu uygulamanın düzenli olarak gerçekleştirilmesi de etkin bir sonuç verecektir.

Doğumdan sonra

Doğumdan sonra cildinizde canlılık belirtileri azalır, çünkü hamilelik ve emzirme sırasındaki hormonal değişiklikler cildi etkiler. Özellikle karın, kalça, baldır ve göğüs bölgesinde cildiniz daha az esnek, daha sarkıktır. Ayrıca kilo artışı kişiden kişiye değişeceği için kalça, karın ve baldır bölgelerinin inatçı direnişi nedeniyle her kadının normal vücut ağırlığına dönme süresi de farklı olacaktır.

Hamilelik sırasında cilt hem rahim hacminin hem de vücut ağırlığının artışı nedeniyle cilt yoğun bir mekanik gerilime maruz kalır. Bu gerilme cildi zayıflatan hormonal değişimler nedeniyle daha da artar. Ayrıca östrojenin yağ hücrelerinin aktivitesini artırması nedeniyle adipozdokularda bir yağ birikimi meydana gelir.

Doğum sonrasında cilt esneklik bakımından normale dönme eğilimindedir. Hormonal düzeyin normale dönmesi daha geç olacağı için cildin normale dönüşü emziren annelerde daha uzun bir zaman alabilir.

Tüm bunlarla birlikte, kilo fazlalığı olmak selülitli olmak anlamına gelmemektedir. Selülit hipodermis’deki katı kolajen yapıların yağ hücreleri tarafından kuşatılması nedeniyle ortaya çıkan ve rahatsız edici portakal kabuğu görünümü yaratan bir rahatsızlıktır. Hamilelik sırasında hormonlardan etkilenen alanlarda yağ depolanması tamamen doğal, fizyolojik bir olaydır, vücudun amacı ana rahmindeki bebek için dafa fazla besin depolamaktır.

Hamilelik sırasında cildin esneklik özelliği değişmiş olduğu için, doğum sonrasında cildin gevşeme ve sarkma yönündeki doğal eğilimini önlemek amacıyla uygun bir yeniden yapılandırıcı, sıkılaştırıcı cilt bakım ürünü kullanmak gerekir. Kendinizi fazla yormaksızın düzenli bir fiziksel aktivitede bulunmak yararlıdır, ancak her şeyden önce bu konuda hekimin önerilerinden yararlanmak doğru olacaktır. 

 
----------------------------------------------------------------------------------------------------------------
GEBELİK VE DERİ HASTALIKLARI
 
DOKTOR DERGİSİ - 2009

Dr. Evren Turgay Arısoy

S. B. Okmeydanı Eğitim Araştırma Hastanesi

Dermatoloji Kliniği

Gebelik süresince kutanöz manifestasyonlara neden olabilecek önemli ve karmaşık pek çok metabolik, hormonal ve immünolojik değişiklikler meydana gelir. Deri bulguları mevcut olan gebe bir hastayı değerlendirirken hatırlanması gereken bir takım kurallar mevcuttur. Gebelikte gelişen dermatozların sınıflamasında tam bir fikir birliği yoktur. En yaygın sınıflama; gebeliğin fizyolojik değişimleri, gebeliğin etkilediği dermatoz ve deri tümörleri ve sadece gebelikte meydana gelen dermatozlar şeklindedir. Topikal ya da sistemik tüm tedaviler gebelik çerçevesinde değerlendirilmelidir. Papüloskuamöz döküntülerde sekonder sifiliz için serolojik testler atlanmamalıdır. Burada fizyolojik değişikler ve gebeliğe özel dermatozlar incelenecektir.

FİZYOLOJİK DEĞİŞİKLİKLER

Pigmentasyon: En sık rastlanan değişiklik; areola, labium minus ve özellikle linea albayı içeren hiperpigmentasyondur (%90). Linea alba gri-siyah pigmentasyon sonucu linea nigra ya da linea fusca adını alır. Ayrıca friksiyon bölgeleri olan aksilla, perine ve uyluk mediallerinde ve hatta jeneralize bir koyulaşma gözlenebilir. Yüzde maske benzeri pigmentasyon ile karakterize melazma genellikle gebeliğin ikinci yarısında oldukça sıktır (%50). Bu değişikliklerden artan östrojen ve progesteron seviyeleri sorumludur. Pigmentasyon koyu tenlilerde daha belirgindir. Gelişen pigmentasyon, doğum sonrası geriler ama tamamen gebelik öncesi duruma dönmesi beklenmez. Birçok kadın melanositik nevusların sayısında, çaplarında ve aktivitelerinde artışa dikkat çekerler. Nadir olarak, efelid ve skarlarda da hiperpigmentasyon gelişebilmektedir.

Kıl Değişiklikleri: Saç ve kıl değişiklikleri belirgin olabilir. Çoğu hasta yüz ve pubik bölgeyi kapsayan hipertrikozdan şikayetçidir. Bu aşırı kıl gelişimi doğumdan sonraki 6 ay içinde veya bazı gebelerde son 3 ayda geriler. Gebelik boyunca uzamış anagen faza bağlı olarak saçlar gürleşir ancak postpartum telogen effluvium yaygındır. Genellikle bu dökülme 1-5 ay sürer. Gebelikte gelişen kıl değişikliklerinden biri de erkek tipi androgenetik alopesiyi andırır tarzda hafif frontoparyetal çekilmedir.

Tırnak Değişiklikleri: Gebe kadınlarda tırnak cisminde kırılganlık, transvers oluklanma, distal onikoliz, lökonişi ve subungal hiperkeratoz gelişebilmektedir.

Glandüler Değişiklikler: Ekrin ve sebase bezlerde fonksiyon artışı görülürken, apokrin bezlerde fonksiyon azalması gözlenmektedir. Miliyarya, hiperhidroz, dizhidrotik ekzema, sebum salgısındaki artış gibi değişiklikler, bu sebeple gözlenebilir. Gebelik süresince Montgomery glandları olarak bilinen areoladaki sebase glandlar genişler ve küçük kahverengi papüller şeklinde belirginleşirler.

Konnektif Doku Değişiklikleri: En çok rahatsız eden değişiklik ise; stria gravidarum (stretch marks, stria distansiya) ‘dur. Özellikle gebeliğin 6.-7. aylarında ortaya çıkar. Etyolojide genetik, hormonal faktörler (adrenokortikal hormonlar, relaksin) ve artan gerginlik suçlanmıştır. Başlangıçta hafif kaşıntılı, pembe-mor renkte atrofik bantlar şeklinde gelişir, doğum sonrası soluk atrofik bir görünüm alır. Asla tamamen kaybolmazlar. Molluskum fibrozum gravidarum olarak da tanımlanan akrokordonlar ise boyun yanlarında ve aksillada ortaya çıkar ve postpartum kaybolmazlar.

Vasküler Değişiklikler: Hemen hepsinden yüksek östrojen düzeyleri ve artmış intravasküler basınç sorumlu tutulmaktadır. Hiperemi fizyolojiktir. Palmar eritem ve spider anjiyomlar sıklıkla birliktedirler ve beyaz gebe kadınların 2/3 ‘ünde ortaya çıkarlar. Doğumdan sonraki 3 ay içinde gerilerler. Glomus tümörü ve hemanjiomlar gelişebilir veya olanlar büyüyebilir. Bacaklar ve perinede varikozitelere sıkça rastlanır. Artmış karın içi basıncı ile ven ve lenfatiklerin kompresyonu temel neden iken hormonal relaksasyon da bu değişikliklerde rol oynar. Aynı sebeplerle hemoroid gelişimi de gözlenebilir. Yüz, göz kapakları, el ve ayaklarda gode bırakmayan ödem gebelerin yarısında gözlenir.

Mukoza Değişiklileri: Gebeliğin ilk 3 ayında vestibüler damarlanma artışı ve vajina şişkinliği gelişir (Jacquemier- Chadwick bulgusu). Servikste damarlanma artışı ile gelişen mavimsi renk ise Goodell bulgusu olarak bilinmektedir. Diş etlerinde farklı şiddetlerde ödem ve hiperemi gebelerin hemen hepsinde gözlenir ve sıklıkla jinjivit eşlik eder. Genellikle gebeliğin son 3 ayında gelişir ve doğum sonrası geriler.

GEBELİĞE ÖZEL DERMATOZLAR

Gebelikte gözlenen bu dermatozların terminolojisi oldukça karmaşıktır ve aynı klinik hastalık için birçok farklı isim kullanılmaktadır. Burada hastalıklar yeni sınıflamaya göre ele alınacaktır.

Gebeliğin İntrahepatik Kolestazı (GİK)

Sinonimler: Pruritus gravidarum, Prurigo gravidarum, Obstetrik kolestaz, Gebeliğin tekrarlayan/ idiopatik sarılığı.

Gebeliğin intrahepatik kolestazı (GİK), genetik yatkınlığı olan bireylerde gebeliğin geç döneminde ortaya çıkan şiddetli kaşıntı ile karakterize reversibl kolestazdır. Fetal distres, erken doğum ve ölü doğum gibi riskleri mevcuttur.

Epidemiyoloji: Sıklığı coğrafik olarak farklılıklar göstermektedir. Asyalılarda ve zencilerde belirgin şekilde az görüldüğü belirtilmektedir.İnsidansı yaklaşık 1/1000- 1/10000’dir. Hepatit C, kolelitiazis, çoğul gebelik ve anne yaşının ileri olması GİK için risk faktörleridir.

Etyopatogenez: Etyolojisi tam olarak bilinmemekle birlikte hormonal, genetik, çevresel, mekanik ve beslenme ile ilgili faktörler rol oynamaktadır.

Maternal kan dolaşımından safra asitlerini metabolize ve sekrete eden enterohepatik sistemde bozukluk nedeniyle serum safra asit düzeylerinin artması sonucunda ortaya çıktığı düşünülmektedir. Deride biriken safra asitleri annede şiddetli kaşıntıya yol açar. Fetal komplikasyonlar ise muhtemelen annedeki toksik safra asitlerinin fetal dolaşıma geçmesi ile oluşur.

Gebeliğin üçüncü 3 aylık döneminde, östrojen düzeylerinin daha yüksek olduğu çoğul gebeliklerde daha fazla görülmesi ve doğum kontrol haplarının kullanımı ile tekrarlaması hormonal faktörlerin etkisini akla getirir. Olayı asıl başlatanın östrojen mi yoksa progesteron mu olduğu bilinmemektedir. Sinerjistik etkileşmeler olduğu düşünülmektedir.

Klinik Bulgular: Olguların %80 ‘inde 30. haftadan sonra ortaya çıkmaktadır. Diğer gebelik dermatozlarının aksine primer deri lezyonu yoktur. Genellikle palmoplantar bölgeden başlayıp ekstremitelere ve gövdeye yayılan şiddetli kaşıntı söz konusudur. Kaşıntı genellikle geceleri artar. Kutanöz lezyonlar kaşıma sonucu gelişir. Olguların %10- 20 ‘sinde 1- 4 hafta içinde sarılık ortaya çıkabilir. Olguların en az %50’sinde üriner sistem enfeksiyonu ile eş zamanlı başlangıç söz konusudur. GİK ile birlikte görülebilen diğer bulgular; koyu renk idrar, açık renkte gayta, sağ üst kadranda ağrı, öksürük ve üriner enfeksiyondur.

Tanı: Klinik bulgular ve serum laboratuar değerlerine bakılarak konulur. Serum safra asitlerinde, özellikle kolik asitte yemek sonrası artış GİK için sensitif belirteçtir. Alkalen fosfataz düzeyinde yükseklik dışında, diğer karaciğer fonksiyon testleri genellikle normaldir.

GGT yükselebilir ve hiperbilirubinemi %10-20 ‘sinde saptanır.

Ayırıcı Tanı: Kaşıntılı dermatozlar, allerjik reaksiyonlar, akut viral hepatit, kronik karaciğer hastalığı, kolelitiazis düşünülmelidir.

Prognoz: Semptomların büyük bir kısmı doğumdan sonra 24- 48 saat içinde iyileşir. Sarılık 1- 2 hafta içinde iyileşmekle birlikte safra tuzlarının normal seviyeye gelmesi 2-4 haftayı bulabilir. Diğer gebeliklerde veya oral kontraseptif kullanılınca genellikle tekrarlar.

Tedavi: Ursodeoksikolik asit sadece annedeki kaşıntıyı gidermekle kalmayıp, fetal prognozu da düzeltmektedir. 10- 16 mg/kg/gün dozunda kullanılır. Birçok ülkede GİK tedavisi için ruhsatlandırılmadığından hasta onayı alınmalıdır. Diğer ilaçlar; (S-adenozil-L-metionin, deksametazon, kolestiramin) fetal prognozu değiştirmemektedir. Hafif olgularda lokal tedavi ve ultraviyole B tedavisi kaşıntının giderilmesinde faydalı olabilmektedir.

Pemfigoid (Herpes) Gestasyones (PG)

Pemfigoid gestasyones; genellikle gebelikte, nadir olarak trofoblastların habis tümörlerinde ve molar gebelikte ortaya çıkan otoimmun büllöz bir hastalıktır. Vezikül ve büllerin herpetiform görünümünden dolayı herpes gestasyones olarak adlandırılmışsa da viral bir hastalık değildir.

Epidemiyoloji: PG ‘in görülme sıklığı 1/1700 ile 1/50000 gebelik arasında değişmektedir. Sıklık HLA DR3 ve HLA DR4 halotipleri ile korelasyon göstermektedir.

Etyopatogenez: Gebelikteortaya çıkan hormonal ve metabolik değişikliklerin hazırladığı zeminde, otoantikorlar bazal membran zonunu (BMZ) hedef alırlar ve C3 birikmesine yol açarlar. PG antikorları BMZ ‘na bağlandıktan sonra komplemanı klasik yoldan aktive ederek immunolojik reaksiyonu başlatırlar, daha sonra eozinofil kemoatraksiyonu ve degranülasyon meydana gelerek dermis ile epidermis arasında ayrılmaya neden olurlar.

Klinik Bulgular: Genellikle 2. ya da 3. trimesterde (ortalama 21. gebelik haftası) görülmekle birlikte, ilk trimesterde ve erken postpartum dönemde de ortaya çıkabilmektedir. Şiddetli kaşıntı karakteristik özelliğidir ve lezyonlardan günler, haftalar önce başlayabilir. Lezyonlar tipik olarak periumblikal alandan başlar; daha sonra kalça, gövde ve ekstremitelere yayılırlar. Başlangıçta ürtikeryal eritematöz papül, plak ve eritem polimorf benzeri lezyonlar ile ortaya çıkar. Daha sonra vezikül ve büller normal deri veya ürtikeryal plakların üzerinden gelişir. Yüz, mukozalar ve palmoplantar alanlar nadiren tutulur. Hastalık seyri boyunca bül görülmeyen olgular da mevcuttur.

Prognoz: PG, remisyon ve eksazerbasyonlarla seyretme eğilimindedir. Gebeliğin son birkaç haftasında klinik bulgular hafiflemekle birlikte doğumda veya erken postpartum dönemde vakaların %75’inde alevlenme izlenir. Doğum esnasında alevlenme dramatik olabilir; saatler içerisinde patlayıcı tarzda büller gelişebilir. Hastaların çoğu doğumdan birkaç hafta ya da aylar sonra kendiliğinden iyileşir. Doğumdan sonra bazen yıllar sürebilen premenstruel alevlenme ve oral kontraseptif kullanımı sırasında nüks görülebilir. Daha sonraki gebeliklerde tekrarlama eğilimindedir. PG hastalarında prematürite ve gestasyon yaşına göre düşük doğum ağırlıklı bebek prevelansı artmıştır.

Tanı: En sensitif ve spesifik test direkt immunfloresan incelemedir (DIF). DIF ‘de perilezyonel deride BMZ boyunca lineer tarzda C3 birikimi görülmesi tanı koydurucudur. Rutin laboratuar incelemeleri genellikle normaldir. Bununla birlikte immunglobulinler ve antitiroid antikorları düzeyinde yükseklik ve periferik eozinofili görülebilir. Histopatoloji hastalık evresine göre değişkenlik gösterir.

Ayırıcı Tanı: Düşünülmesi gereken en önemli hastalık gebeliğin polimorfik erupsiyonudur. Diğerleri; ilaç erupsiyonu, ürtiker, kontakt dermatit, impetigo herpetiformis, dermatitis herpetiformis ve lineer Ig A dermatozudur.

Tedavi: Hafif olgularda topikal steroid ve oral antihistaminikler (klorfeniramin) ile hastalık kontrol altına alınabilir. Ilık banyolar, kompres ve emolyentler kaşıntıyı azaltabilir. Daha şiddetli olgularda ilk basamak tedavi 0.3- 0.5 mg/kg/gün dozunda sistemik prednizolon verilmesidir. Gebeliğin son haftalarına doğru prednizolon dozu giderek düşürülür. Postpartum devam eden dirençli olgularda azotiyopurin, dapson, metotreksat, İVİG, siklosporin gibi tedaviler denenebilir. Yüksek doz steroid gerektiren vakalarda lüteinizan hormon salgılatıcı hormon analoğu ile kimyasal ooforektomi yapılarak remisyon sağlanabilmektedir.

Gebeliğin Polimorfik Erupsiyonu (GPE)

Sinonimler: Gebeliğin ürtikeryal papül ve plakları “pruritic urticarial papules and plaques of pregnancy (PUPPP)”

Gebeliğin polimorfik erupsiyonu (GPE); strialarda yoğunlaşan, şiddetli kaşıntılı, eritemli papül, plak ve ürtikeryal lezyonlar ile karakterize selim bir gebelik dermatozudur. Sıklıkla nulliparlarda ve gebeliğin 3. trimesterinde, nadiren erken postpartum dönemde görülür. Sonraki gebeliklerde tekrarlama eğilimi yoktur.

Epidemiyoloji: Sıklık 1/30- 1/300 arasında değişmektedir. Çoğul gebeliklerde daha sık görülür.

Etyopatogenez: Etyolojide abdominal distansiyon, hormonal faktörler, genetik ve otoimmunite suçlanmıştır.

Klinik Bulgular: Hastalık çoğunlukla ilk gebelikte ve gebeliğin son haftalarında (ortalama 35. hafta) ve erken postpartum dönemde görülmektedir. Şiddetli kaşıntı ile ortaya çıkan eritemli papül, plak ve ürtikeryal lezyonlar ile karakterizedir. GPE karakteristik olarak alt abdomen ve/veya uyluklarda striaların üzerinde veya çevresinde başlar. Döküntü daha sonra glutea, göğüs ve kolların proksimal kısımlarına yayılır. Periumblikal alan PG’in aksine genellikle korunur. Yüz ve palmoplantar alan tutulumu nadiren görülürken, mukozalar tutulmamaktadır. Şiddetli olgularda lezyonlar hızla jeneralize olur ve hafif deskuamasyon ile iyileşir.

Prognoz: Şiddetli kaşıntının anneye verdiği sıkıntı dışında prognoz son derece iyidir. Hastalık süresi genellikle 6 haftayı aşmaz ve spontan iyileşir. Genellikle sonraki gebelikler, oral kontraseptif kullanımı ya da menstruasyon ile tekrarlamaz.

Tanı: Klinik olarak konulur. Histopatoloji nonspesifiktir.

Ayırıcı Tanı: Pemfigoid gestasyones, kontakt dermatit, ilaç reaksiyonları, viral erupsiyonlar, pitriasis rozea ve diğer gebelik dermatozları ayırıcı tanıda düşünülmelidir.

Tedavi: Topikal kortikosteroidli kremler ve nemlendiriciler olguların çoğunda şikayetleri azaltır. Şiddetli olgularda kısa süreli sistemik steroidler kullanılabilir. Oral antihistaminikler genellikle faydasızdır.

Gebeliğin Atopik Erupsiyonu (GAE)

Son çalışmalar ışığında, kavram karışıklığını gidermek için; GİK, PG, GPE dışında kalan tüm gebelik erupsiyonları, atopi hikayesi de bulunduğundan bu başlık altında toplanmıştır.

Gebeliğin Atopik Erupsiyonu (GAE), kendisinde veya ailesinde atopi hikayesi bulunan gebelerde egzema benzeri veya papüler lezyonlar ile seyreder. Diğer gebelik dermatozlarından çok daha sık görülür (tüm kaşıntılı gebelik dermatozlarının %30- 50 ‘si) ve daha erken (sıklıkla 2. trimesterde) başlar.

Etyopatogenez: Mevcut atopik dermatitin kötüleşmesinin yanı sıra, atopik kişilerde deri bulgularının ortaya çıkması, tipik olarak gebelikte Th 2 immün cevabın baskın hale gelmesi ile ilişkilidir.

Klinik Bulgular: Atopik deri bulguları hastaların %80’ inde ilk defa veya uzun bir aradan sonra (çocukluk döneminden sonra) ortaya çıkarken, %20’ sinde ise öncesinde bulunan atopik dermatitin alevlenmesiyle ortaya çıkar. Üçte ikisinde yüz, boyun, dekolte ve ekstremitelerin fleksural yüzeylerinde yaygın ekzematöz lezyonlar gözlenir. Üçte birinde ise papüler lezyonlar ile seyreder. Sıklıkla cilt kuruluğu eşlik eder.

Prognoz: Deri lezyonları tedaviye hızla cevap verir ve çoğunlukla gebelik sırasında belirgin düzelme olur. Diğer gebeliklerde sıklıkla tekrar eder. Fetal risk oluşturmaz.

Tanı: Diğer dermatozların dışlanmasından sonra klinik olarak konulur. GPE ‘den ayırt etmek oldukça güç olmakla birlikte, lezyonların strialarda yoğunlaşmaması ve daha erken dönemde ortaya çıkması ayırıcı tanıda faydalıdır. Histopatoloji nonspesifiktir. Serumda total IgE seviyesi yüksek bulunur.

Tedavi: Üreli veya antipruritik eklenmiş nemlendirici kremlerin sürülmesi tedavinin esasını oluşturur. Orta etkili topikal steroidlerin birkaç gün kullanılması ile lezyonlar genellikle hızla iyileşir. Şiddetli olgularda sistemik steroidler ve antihistaminikler gerekli olabilir. UVB ile fototerapi faydalı olabilir.

Kaynaklar

1. Lawley TJ, Yancey KB. Skin Changes and Diseases in Pregnancy. In: Freedberg IM, Eisen AZ, Wolff K, Austen KF, Goldsmith LA, Katz SI. Et al eds. Fitzpatrick’s Dermatology in General Medicine. 6th ed. New York, McGraw-Hill, 2003 p.1361-6.

2. Kroumpouzos G, Cohen LM. Dermatoses of pregnancy. J Am Acad Dermatol 2001;45:1-22.

3. Shornick JK: Pregnancy dermatoses. Dermatology. Eds. Bolognia JL, Jorizzo JL, Rapini RP, Horn TD, Mancini AJ, Mascaro JM ve ark. New York, Mosby, 2003;425-432.

4. Ambros-Rudolph CM, Müllegger RR, Vaughan-Jones SA, Kerl H, Black MM: The specific dermatoses of pregnancy revisited and reclassified: result of a retrospective two-center study on 505 pregnant patients. J Am Acad Dermatol 2006;54:394-404.

5. Braun-Falco O, Plewig G, Wolff HH, Burgdorf WHC: Dermatology. 2nd ed. Berlin, Springer, 2000; 1229-35.

6. Ambros-Rudolph CA. Dermatoses of pregnancy. J Dtsch Dermatol Ges 2006;4:748-59.

7. Winton GB, Lewis CW. Dermatoses of pregnancy. J Am Acad Dermatol 1982;977-98.

8. Holmes RC, Black MM: The spesific dermatoses of pregnancy: a reappraisal with special emphasis on a proposed simplified clinical classification. Clin Exp Dermatol 1982;7:65-73.

9. Boulinguez S, Bedane C, Prost C, et al: Chronic pemphigoid gestationis: Comparative clinical and immunopathological study of 10 patients. Dermatology 206:113, 2003.

10. Engineer L, Bhol K, Ahmed AR: Pemphigoid gestationis: a review. Am J Obstet Gynecol 183:483,2000.

11. Aronson IK, Hertz KC, Wade TR, et al.: Pruritic urticarial papules and plaques of pregnancy: Clinical and immunopathologic observations in 57 patients. J Am Acad Dermatol 39:933,1998.

---------------------------------------------------------------------------------------------
 
GEBELİK ve SAÇ BOYALARI

OluşApi,OrhanÜnal,CihatŞen

Kartal Devlet Hastanesi,Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği,
Cerrahpaşa Tıp Fakültesi,Kadın Hastalıkları ve Doğum ABD

Perinatoloji Dergisi 2003; 11(1): 20 - 24

e-Adres: http://www.perinataldergi.com/20030111004

Gebelikte saç boyası kullanımının güvenilirliği yönündeki endişe günümüzde henüz net olarak aydınlatılamamıştır. Ayrıca insanın değişen çevre ile etkileşimi konusundaki yeni bilgilere ulaşması bu konuda mutlak verilere ulaşılmasının da çok kolay olmayacağını düşündürmektedir. Plasentanın anne kanındaki birçok maddenin fetüse geçişini sağlayan geçirgen bir organ olduğu bilindiği için gebelikte kullanılan saç boyalarının fetüse ne oranla geçtiği ve yol açabileceği etkiler birçok hayvan ve insan çalışmasında araştırılmıştır. Bu çalışmalar ile saç boyalarının olası teratojen, mutajen ve karsinojen potansiyelleri ortaya çıkarılmaya uğraşılmıştır. DeSerres’in 1976 yılında günlük hayatta karşılaşılan çoğu maddenin aslında mutajenik potansiyeli olduğunu ortaya koymasının ardından saç boyalarının güvenilirliği in vitro çalışmalarda test edilmiş ve bakteri ile memeli hücre kültürlerinde mutajenik aktiviteleri olduğu gösterilmiştir. 1975 yılında Ames ve arkadaşları bazı saç boyalarının Salmonella typhimurium mutant Ta 1538 suşunda mutajenik etki gösterdiğini bulmuşlardır. Venitt ve ark., Kirkland ve Venitt ile Benedict 1975 ve 1976 yıllarında yaptıkları çalışmalarda ise saç boyalarına maruz bıraktıkları memeli hücre kültürlerinde kromozom ve kromatid aberasyonları oluştuğunu bildirmişlerdir. Palmer ve ark. 1976 yılında değişik tipte birçok saç boyasının L5178Y fare lenfoma hücrelerinin thymidin kinaz lokusunda mutajenik olarak aktif olduğunu bulmuşlardır.1977 yılında Burnett ve ark. saç boyalarının gen mutasyonlarına yol açmadaki riskini belirleyebilmek amacıyla dominant lethal mutajenite çalışması yapmışlardır. Dominant lethal testte amaç, nonviabl zigotlara ve pre ve postimplantasyon kayıplarına yol açacak kromozomal hasarları tespit etmektir. Bu çalışmada in vitro testlerle mutajenik olarak aktif olduğu ortaya konmuş saç boyalarının in vivo etkileri araştırılmıştır. Ames’in in vivo mutajenik aktif olduğunu gösterdiği 11 saç boyası kimyasal maddesi (Tablo 1) Charles River CD tipi erkek sıçanlara 8 hafta boyunca haftada 3 kez olmak üzere 20 mg/kg dozuyla intraperitoneal olarak verilmiştir. Ardından 2 hafta içinde dişi sıçanlarla çiftleşmeleri sağlanmıştır. Çalışmada kullanılan bu doz, insanda ayda 1 kez topikal olarak kullanılan 2 g (40 mg/kg) saç boyası dozunun yanında abartılı denecek şekilde yüksek kalmaktadır. Ancak, sıçanlarda bu yüksek dozda bile dominant lethal etkiyi gösterecek postimplantasyon fetal kayıpta bir artış izlenmemiştir.
1978 yılında DiNardo ve ark. yaptıkları çalışmada 5 oxidatif saç boyasını (4,4’-diaminodiphenylene sülfat, N’-(2-hydroxyethyl)-4-nitro-O-phenylenediamnie, N,N-dimethyl-p-phenlenediamine, 2,3-dihydroxynaphtelene ve resorcinol) teratojen potansiyelleri açısından değerlendirmişlerdir. Boyalar Sprague-Dawley tipi gebe sıçanlara oral yolla 12,5-500 mg/kg dozlarında gebeliğin 6.-15. günleri arasında verilmiş; hiçbir toksisite bulgusuna rastlanılmamıştır. Yalnız 4,4’-diaminodiphenylene sülfat, N’-(2-hydroxyethyl)-4-nitro-O-phenylenediamnie, 2,3-dihydroxynaphtelene yüksek dozda verildiğinde maternal kilo alımında anlamlı bir azalma gözlenmiştir. Ancak, saç boyası verilen grup kontrol grubu ile karşılaştırıldığında fetal dış yapılarda, visseral veya iskelet sistemine ait anomalilerde anlamlı bir farklılık gözlenmemiştir. Ayrıca, Picciano ve ark. 1983 ve 1984 yıllarında yaptıları çalışmalarda, 4-chlororesorcinol,m-phenylenediamine,pyrogallol, 6-chloro-4-nitro-2-aminofenol,o-chloro-paraphenylenediamine ve N-phenyl-paraphenylenediamine kimyasallarını teratolojik açıdan değerlendirmişler ve herhangi embryotoksik/fetal toksik etki tespit etmemişlerdir.
Saç boyası endüstrisi de 1970’li yıllarda ürün güvenliği konusunda birtakım çalışmalar yapmıştır. Kinkel ve Holzmann (1973), Wernick et al. (1975) ve Burnett et al. (1976) yaptıkları çalışmalarda saç boyalarını sıçanlara 2 yıl, tavşanlara 90 gün süresince topikal olarak ve köpeklere diet yoluyla 2 yıl boyunca uyguladıklarında karsinojenisite de dahil olmak üzere toksisite yönünde hiçbir kanıta ulaşamamışlardır.
Bahsedilen tüm bu çalışmalarda test edilen maddeler daha çok oksidatif kalıcı saç boyalarında kullanılan ürünler olup; çok az bir bölümü yarı-kalıcı saç boyalarında kullanılmaktadırlar. Saç boyaları geçici, yarı-kalıcı ve kalıcı boyalar olmak üzere 3 tipe ayrılabilir. Bu ayırım renklendirici molekülün saç kütikiline çökmesi veya kalıcı boyalarda olduğu gibi kortekse penetre olma özelliğine göre yapılmaktadır. Ayrıca kalın ve ince telli olmak üzere değişik saç tiplerinin farklı saç boyası ürünlerine karşı afiniteleri de farklıdır.
Ammonium, Potasyum, Sodium Persülfat ise saç rengi açıcılarında ve saç boyalarında kullanılan, okside edici inorganik tuzlardır. Ammonium Persülfat’ın sıçanlarda topikal kullanımını takiben karsinogeneze rastlanmamış; ayrıca tavşanlarda kromozom aberasyon testi negatif olarak bulunmuştur. Ammonium Persülfat her ne kadar allerjik dermatit, kontakt ürtiker, rinit, astım ve senkop gibi reaksiyonlara yol açan bir allerjen olsa da Ammonium, Potassium ve Sodium Persülfat karışımının allerjik reaksiyonlara yol açmadığı gösterilmiştir. 2001 yılında Amerikan Cosmetic Ingredient Review Expert Panel, Ammonium, Potasyum ve Sodium Persülfat’ın saç boyalarında okside edici ajanlar olarak, kısa süreli ve iyi bir saç durulaması eşliğinde kullanımının güvenli olduğunu bildirmiştir.
Benzyl Alkol saç boyalarında, Benzoik Asid ve Sodium Benzoat saç rengi açıcılarında sıklıkla kullanılan kimyasal maddelerdir. In vitro testlerde mutajenik olarak aktif oldukları gösterilmiş olsa da Benzyl Alkol ile ilgili teratojen bir etki gözlenmezken, Benzoik Asid’in teratojen etkileri 600 mg/kg gibi yüksek dozlarda ve Sodium Benzoat’ın da en yüksek dozlara çıkıldığı zaman istatistiksel bir öneme kavuşmuştur.
Saç boyalarının teratojenik potansiyelini araştıran çalışmaların 1970’li yıllarda gerçekleştirildiği ve belirtilen yıldan sonra hiçbir boyanın içindeki hiçbir kimyasal maddenin teratojenik potansiyeli hayvan çalışmaları ile araştırılmadığı görülmektedir. Bu konunun aydınlanması amacıyla, saç boyalarına en çok maruz kalan meslek grubu olan bayan kuaförlerin reprodüktif sonuçları izlenerek sorulara yanıt bulunmaya çalışılmıştır.
2002 yılında Rylander ve ark. İsveç’deki 3706 bayan kuaförünü 25 yıl boyunca (1973-1994) takip ederek doğurdukları 6960 bebeği, 3462 kadın ve dünyaya gelen 6629 bebekle karşılaştırmışlardır. Bayan kuaförlerinin kontrol grubu ile karşılaştırıldığında daha çok SGA (small for gestational age) bebek doğurduğunu bulmuşlardır (OR:1.5, p=0.004). Bu çalışmada kullanılan SGA terimi, 1985-1989 yılları arasında İsveç’teki doğum kayıtları incelenerek gebelik haftasına göre doğum kilolarının bildirildiği standart tabloya göre tanımlanmış olup intrauterin gelişme kısıtlılığı gösteren fetüsleri tarif etmek amacıyla kullanılmıştır. Ayrıca, gruplar arası düşük doğum tartılı yenidoğanlar (<2500 gr) ve preterm doğum oranları (<37 hafta) da karşılaştırılmıştır. Gruplar arası preterm doğum oranları açısından bir fark gözlenmezken, kuaförler grubunda düşük doğum ağırlıklı bebeklerin insidansı istatistiksel olarak anlamlı olmasa da daha yüksek bulunmuştur (%4.5 vs. %4.1, OR:1,2, %95 güven aralığı: 1.0-1.05, p>0.05). Kuaförlerin bebeklerinde majör malformasyonların daha fazla görüldüğü ortaya konmuştur (%2.8 vs. %2.1, OR:1.3, p=0.01). Ancak, vaka grubuna spesifik herhangi bir majör anomali tespit edilmemiştir. Ayrıca daha sık perma yapan ve saç spreyi kullanan grupta SGA bebek doğurma riskinin daha fazla arttığı görülmüşse de bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır
Saç boyaları ile ilgili ilk zamanlarda teratojenite ve lethal mutajenite yönünde olan endişe yapılan hayvan çalışmaları ile giderilmeye çalışılmış olsa da yapılan birçok epidemiyolojik çalışma çocukluk çağı tümörleri ile N-nitroso içeren maddelere (NOC) maruz kalma arasında bir ilişki olduğunu ortaya çıkarmıştır (18-25). N-nitroso içeren maddeler (NOC), nitrosamidler ve nitrosaminler olmak üzere 2 sınıfta incelenebilir. Bu maddelere maruziyet ekzojen olarak (sigara dumanı ve yiyecek yoluyla) veya NOC prekürsörlerinin (nitratlar, nitritler, aminler ve amidler) endojen oluşumu ile oluşabilir. Nitrosamidler, stabil maddeler olmayıp, enzimatik aktivasyona ihtiyaç duymazlar; bu nedenle de yalnızca uygulandıkları bölgede tümör oluşturma potansiyeline sahiptirler. Rodent çalışmalarında, potent transplasental nörokarsinojenler oldukları gösterilmiştir. Saç boyalarının da içeriğini oluşturan Nitrosaminler ise bioaktivasyona ihtiyaç duyarlar; bu nedenle de uygulandıkları bölge dışında da tümör oluşumunu tetikleyebilirler. Saç boyalarının in vitro mutajenik ve in vivo karsinojenik özellikleri gösterilmiştir. Boya tipine bağlı olmak üzere, ayrıca ammonia bazlı solüsyonlar, hidrojen peroksit ve kurşun asetat içerebilirler.
Dünya Sağlık Örgütü’ne bağlı olarak çalışan International Agency for Research on Cancer (IARC), bu maddelerin karsinojenisitesiyle ilgili değerlendirmesini yaparak, sonuçlarını yayınlamıştır. Bu maddelerin çoğunun hayvan çalışmalarında karsinojenik oldukları bulunmuşsa da, insanlarda karsinojenik potansiyelleri açısından yeterli kanıt bulunmadığı yönünde görüş bildirmişlerdir. Saç boyaları ve karsinogenez arasındaki ilişki Amerikan kadınlarının %20-40’ının saç boyası kullanıcısı olduğunun ortaya çıkmasının ardından daha geniş serilerde araştırılmaya başlanmıştır. Saç boyası formülasyonları da zaman içersinde bazı maddelerin çıkartılıp, yenilerinin eklenmesiyle değişikliğe uğramıştır. Daha iyi renk spektrumu sağlayan izomerlerini geliştirilmesiyle, 2-amino-4-nitrofenol ve 2-amino-5-nitrofenol kullanımı azalmıştır. Saç boyalarının içeriğindeki en belirgin değişiklik, FDA onayı ile de kalıcı boyalarda kullanılan 2,4-diaminoanisole (1976-77) ve 2,4-diaminotoluene (1970-71) ile yarı-kalıcı boyalarda kullanılan HC Blue No.1 (1985) ve 4-amino-2-nitrofenol (erken 1980’ler) kimyasallarının kaldırılması ile gerçekleştirilmiştir. Bu değişiklikteki ana sebep, IARC’nin bu kimyasalların insanlarda olası karsinojenik etkileri olabileceğini bildirmesi olmuştur. Epidemiyolojik çalışmalar saç boyası kullanımı ile yetişkin kanserleri arasında belirgin bir ilişki kurmayı başaramamıştır. Hayvan çalışmaları NOC’ların direkt olarak maruz kalan erişkine göre fetüste nörojenik tümör gelişimi için daha potent transplasental karsinojen ajanlar olduğunu ortaya çıkarmıştır. Bu nedenle de maternal saç boyası kullanımı ile çocukluk çağı tümörleri arasındaki ilişkiyi ortaya koyma amacıyla birçok çalışma yapılmıştır.
1987 yılında, çocukluk çağındaki kansere bağlı ölümler arasında başı çeken nöroblastom’un risk faktörlerini aydınlatmak üzere yapılan bir çalışmada 104 nöroblastom hastası kontrol grubu ile karşılaştırılmıştır. Bu çalışmada, maternal saç boyası kullanımının nöroblastom gelişim riskini 3 kat arttırdığı ortaya çıkmıştır (OR=3.0, %95 güven aralığı:1.64-5.48, p=0.02). Ancak bu çalışmada, kullanılan ürünün özelliği, kullanım sıklığı, kullanım zamanı hakkında bilgi toplanmamıştır. Ayrıca retrospektif bir çalışma olup, annelere sorular telefon aracılığıyla yöneltilerek geçmişe yönelik sorgulama yapılmıştır. Bu nedenlerle, çalışmanın sonuçlarının daha geniş olgu sayısı içeren çalışmalarla desteklenmesi gerekmektedir.
2002 yılında Holly ve ark. yaptığı çalışmada 540 çocukluk çağı beyin tümörü gelişen (<20 yaş) hasta ile 801 kontrol grubunun annelerini retrospektif olarak sorgulamışlardır. Bu çalışma sonucunda, gebelikten 1 ay önce ve değişik dönemlerinde ( 1., 2., 3. trimester)saç boyası kullanımı ile beyin tümörleri arasında bir ilişki ortaya konamamıştır. Benzer şekilde, 2001 yılında Cordier ve ark. yaptığı retrospektif bir çalışmada, anne-babanın meslek grubu ile çocukluk çağı beyin tümörleri arasındaki ilişkinin varlığı araştırmışlardır. Çalışma popülasyonunu International Agency for Research on Cancer desteğiyle toplam 7 ülkeden 1218 vaka, 2223 kontrol oluşturmuştur. Çocuklarda oluşan beyin tümörleri ile anne-babanın son 5 yıldır sürdürdüğü meslek grubu arasında bir ilişki olup olmadığı araştırılmış; annenin saç kuaförü olması ile çocukluk çağında beyin tümörü gelişmesi arasında bir ilişki kurulamamıştır.
Wilms’ tümörü (nefroblastom) 15 yaş altında çocukları etkileyen 1/10,000 sıklığında görülen bir çocukluk çağı tümörüdür. Birçok epidemiyolojik çalışma annenin sigara, kahve, oral kontraseptifler ve saç boyaları gibi bazı maddelere maruz kalmasının bebekte Wilms’ tümörü gelişme riskini arttırdığını göstermiştir. 1987 yılında Bunin ve ark. yaptıkları çalışmada Wilms’ tümörü için gestasyonel risk faktörlerini belirlemeye çalışmışlardır. 88 vaka, kontrol grubu ile karşılaştırılmış, index bebeğin doğumundan önceki 1 yıl içersinde maternal saç boyası kullanımının riski arttırdığı bulunmuştur ( OR:3.6, %95 güven aralığı: 1.4-10.2, p=0.003). Ayrıca saç boyası kullanımının özellikle 2 yaşın altında teşhis edilen vakalarda riski arttırdığı bulunmuştur (OR:15, p=0.001). Bu çalışmada kabul edilen maruz kalma süresi, hem gebeliği hem de gebelikten önceki 3 ayı kapsamaktadır. Bu çalışmanın ardından 1993 yılında Olshan ve ark. da Wilms’ tümörü için risk faktörlerini bulmaya çalışmışlardır. Bu çalışmada, 200 olgu ile 233 kontrol grubu anneleri retrospektif olarak risk faktörleri açısından sorgulanmış; Wilms’ tümörü ile ilgili olarak daha önce öne sürülen hiçbir risk faktörü ile ilişki kurulamamış olup maternal saç boyası kullanımının Wilms’ tümörü gelişme riskini arttırmadığı görülmüştür.
Saç boyalarının içerdiği kimyasal maddelerin erişkinde mutajenite ve karsinogenez yönünde oluşturabileceği etkiler ve fetüse geçişi ile çocukluk çağına kadar uzanabilecek etkileri birçok araştırmacı için çalışma konusu olmuştur. Bu kimyasalların çoğunun in vitro olarak mutajenik oldukları bilinse de in vivo, fetal ve çocukluk çağında yaratabilecekleri mutajenik etkiler net olarak gösterilememiştir. Bu maddelerin teratojen etkilerinin çok yüksek dozlarda ortaya çıktığı muhtemel gibi görünse de gebelik öncesindeki maruz kalışın da germ hücreleri üzerinde mutajenik etkiler yaratabildiği bilinmelidir. Ayrıca, gebelik sırasında transplasental olarak geçmeleri ile fetüste yaratabilecekleri karsinojen etkiler henüz net olarak aydınlatılamamıştır. Gebelikte saç boyası kullanımının güvenirliği ile ilgili kesin bilgiler ancak çok sayıda olgu içeren, prospektif randomize, vaka-kontrollü çalışmalar ile mümkün olacaktır. Bu nedenle, şimdilik elimizde olan bilgiler ışığında, gebelere saç boyası kullanımının etkilerinin pek güvenirlik arzetmediği yönünde fikir bildirmek, saç boyasının hangi trimesterde kullanımının daha güvenli olduğunun bilinmediğini bildirmek akılcı bir yaklaşım gibi gözükmektedir. Ayrıca kuaförlerce daha kalıcı ve doğal olduğu belirtilen organik veya bitkisel saç boyalarının, diğer kalıcı veya organik boyalardan tek farkı amonyak içermemesidir. Ammonium tuzlarının olumsuz mutajenik aktiviteye sahip olmadığına daha önceden değinilmiştir.
Sonuç olarak, kullanılan saç boyasının tipi ne olursa olsun (kalıcı, yarı-kalıcı veya bitkisel), mutajenik ve karsinojenik potansiyellerinin net olarak bilinmediği kimyasal maddeler içermektedirler. Saç boyalarının, saçlara hoş bir görünüm kazandırmaları gerçeğinin yanında fetüse transplasental yolla geçerek olası teratojenik etkiler ile çocukluk çağına kadar uzanabilecek karsinojenik etkiler oluşturabilecekleri bilinmelidir. Bu nedenle, olası teratojenik ve karsinojenik etkileri tam olarak aydınlatılıncaya değin gebe kadınlara saç boyası kullanımının pek güvenli olmadığı yönünde görüş bildirmek mantıklı bir yaklaşım olacaktır.

Dil Seçimi
Site İçi Arama
Aranacak Kelime
İletişim Bilgileri
Telefon : 0212 247 16 16
    11:00 -19:00
GSM : 0532 630 11 47
Faks : 0212 247 79 79
Adres : Teşvikiye Cad Bayer Apt 63/11 Kat: 4 Nişantaşı /İSTANBUL
Linkler
Dernekler

Powered by TuruncuWeb Copyright 2007 ©
En İyi 1024*768 Çözünürlükte 32 Bit Renk Derinliğinde İE 6+ İle Görüntülenir